Kutay Demir: Merak ettiğim temel bir konuyla başlamak istiyorum. Müzik piyasasında kelime oyunlarına veya edebi referanslara (örneğin Büyük Ev Ablukada’nın Turgut Uyar referansı gibi) dayanan birçok ilginç grup ismi varken, “Bitter Frambuaz” ismi nasıl ortaya çıktı?
Başar: İsmimizin nereden geldiğinden ziyade, dinleyicilerimizin ona kendi anlamlarını yüklemelerini tercih ediyoruz. Kendi yüklediğimiz anlamı bir kenara bırakırsak; bu ismin zihinlerde acı-tatlı bir çağrışım uyandırmasını ve gözlerin önünde bir renk canlandırmasını istedik. İlk konserimize çıkacağımız dönemde masada Davul BEY’in de sunduğu gibi alternatifler vardı.
Davul Bey: Başlangıçta “Derin Küllük” gibi isimler düşünmüştük.
Utku: Mesela “Kiralık” gibi; bu şekilde dışarıdan gördüğümüz nesnelere dayanan isim fikirleri dolaşıyordu.
Başar: Masadaki son alternatif ise “Bitter Frambuaz”dı. Sahneye çıkacaktık ancak grubun ismi henüz netleşmemişti. Ben de “Artık Bitter Frambuaz” diyerek bir nevi bu isme son noktayı koydum.
Utku: Başlangıçta bu ismi hiç sevmiyordum.
Davul Bey: Aslına bakacak olursak; daha iyi bir isim bulamadık.
Utku: Hatta sonradan buna bir kılıf uydurmak adına “Acaba bitter limonun yanında frambuazlı cheesecake yiyince iyi bir uyum yakalanıyor, oradan mı bir bağlam yaratsak?” diye bile düşündük ama hayır; altında yatan edebi ya da derin bir hikaye yok.
Başar: Amacımız anlamsız bir bütüne kendi anlamımızı yüklemekti.
Kutay Demir: Ankara merkezli bir grupsunuz. Ankara’nın kendine has bir “müzikal frekansı” olduğuna inanıyor musunuz? İstanbul’daki şov dünyasına kıyasla Ankara’nın bu gri, melankolik ama bir o kadar da derinlikli atmosferi müziğinizi nasıl etkiliyor?
Başar: Ankara’da ta lise yıllarından başlayan, herkesin eline gitar alıp stüdyoya girdiği köklü bir kültür var.
Utku: O memur şehri klişesinin ardında, 70’lerin TRT döneminden ve Tunalı civarından günümüze kalan bir rock ve caz geleneği yatıyor. İstanbul’da elbette çok büyük bir şov dünyası (show business) var ve insanlar daha çok eğlence odaklı. Ancak Ankara’da bir caz ya da rock konserine gittiğinizde seyircinin pürdikkat müziği dinlediğini görürsünüz. İnsanlar başka bir seçenek olmayınca derin muhabbetlere ve stüdyolara yöneliyor. Bu gri şehrin, ODTÜ’nün o tuğla binalarının müziğe kattığı farklı, oturaklı bir ruh var. Biz de farkında olmadan o frekansa girmişizdir mutlaka.
Başar: İşin ruhu bence burada güzel. Şehir o kadar renksiz ve sıkıcı değil; burada çok estetik sahneler gördüm. Ankara’nın denizi olmamasının getirdiği o içe dönük durum üretimi besliyor.
Kutay Demir: Şarkılarınızın stüdyo kayıtları ile sahne performansları arasında duygu ve teknik açıdan belirgin farklar var mı? Dinleyicilerinize “Bizi mutlaka sahnede dinlemelisiniz” dedirten nokta nedir?
Çağatay: Albüm kayıtlarımızla canlı performanslarımız arasında epey fark var. Geçtiğimiz sene Ozan’ın ve benim dahil olmamla grubun dinamiği değişti. Gitar tonlarımız, çalma stilimiz farklılaştı; sahnede biraz daha arkaya yaslanarak, daha farklı tekniklerle çalıyoruz. Konser enerjimiz, stüdyo kaydından çok daha eğlenceli ve organik. Stüdyo kayıtlarımız daha depresiftir.
Ozan: Tabii ki herkesin tarzı farklı; Çağatay ile bizim getirdiğimiz his başka. Soundu olabildiğince daha iyi bir yere getirmeye çalıştığımız için albüm kayıtları en nihayetinde farklılaşacaktır. Ben bizim grubu sahnede dinlemeyi tercih ederdim.
Çağatay: Bir sonraki albümde belki sahne sound’umuza daha yakın bir kayıt yaparız ancak şu anki durumda bizi kesinlikle canlı dinlemeli ve o enerjiyi hissetmelisiniz.
Başar: Kayıt süreçlerimiz genelde Başar ile aramızdaki fikir çatışmalarıyla, yapıcı gerilimlerle geçer. Ortaya çıkan o “kavga-dövüş” ve beyin fırtınaları aslında yaratıcılığımızı besleyen bir ambiyans oluşturuyor. Müziği bir üst noktaya taşıyan asıl unsur bu objektif tartışmalar.
Kutay Demir: Canlı performansın doğasında olan o anlık durumlara, örneğin sahnede detone olmaya veya hata yapmaya bakış açınız nedir?
Başar: Hata yapmaktan asla kaçınmayız. Canlı çalıyorsanız hata zaten kaçınılmazdır. Önemli olan o hatayı yapmamak değil; onu seyirciye hissettirmeden, bağlama uydurarak toparlayabilmektir. Hatta detone olursanız bunu bilerek yapmışsınız gibi şakaya vurup durumu kurtarmak, işin sahne şovu kısmıdır.
Utku: Hata diye adlandırdığınız o an, aslında canlı performans deneyiminin ve o anki ruhun eşsiz bir parçasına dönüşebilir.

Kutay Demir: Son dönemde artan ve ana akımı domine eden rap kültürü hakkında ne düşünüyorsunuz? Müziğin endüstriyel bir güçle tüketiciye pompalanması kültürel bir yozlaşma yaratıyor mu?
Başar: Grupta bu konuda herkesin fikri biraz farklı. Bu tarz şarkıların gece kulüplerinde eğlence amacıyla çalınması kimseyi rahatsız etmez; yeri orasıdır.
Utku: Bir düğünde nasıl ‘Ankara’nın Bağları’ çaldığında herkes oynuyorsa, bu da onun gibi bir şey. Ancak daha müzikal, elle tutulur bir derinlik aradığınızda bu türler beklentiyi tam karşılamıyor.
Başar: Buna bir sansür uygulanmasını ya da dinleyenlerin kınanmasını asla doğru bulmuyoruz. Bizi asıl rahatsız eden kısım; bu müziklerin devasa bütçelerle endüstriyel bir ürün olarak radyolarda ve algoritmik çalma listelerinde sürekli önümüze zorla çıkarılması.
Kutay Demir: Tam da bu noktada dijital platformlara ve algoritmaya değinmek istiyorum. Spotify listelerine girmek için dönen bütçeler, bot dinlenmeler ve algoritma baskısı, organik sahnenizi nasıl etkiliyor?
Başar: İnanılmaz karmaşık ve sorunlu bir düzen var. Bakıyorsunuz, listelerde 40 milyon dinlenen isimlerin arasında 500 bin dinlenen biri üçüncü sıraya yerleşebiliyor. Arkada dönen bot ihtimalleri ve listeler için verilen paralar zaten herkesin malumu.
Utku: Bu sistem müziğin kalitesini aşağı çekiyor. Dikkat süreleri kısaldığı için algoritmaya yaranmak adına introlar kısaltılıyor, sözler basitleştiriliyor. Biz grup olarak “Spotify var ya da yok, umurumuzda değil” noktasına geldik.
Başar: Algoritmaya uygun olsun diye ruhsuz işler yapmak istemiyoruz. Önemli olan sahnemizin dolması, seyircinin şarkılarımıza hep bir ağızdan eşlik etmesi. Botla gelen 2 milyon dinlenmenin sahnede organik bir karşılığı yoksa, bizim için hiçbir değeri de yoktur.
Kutay Demir: Ben Amasya Güzel Sanatlar Lisesi’nde okurken Strabon adında bir barda çalıyordum ve bu süreçte teknolojinin getirdiği yenilikleri hep gözlemledim. Bugün yapay zekanın (AI) beste ve söz üretiminde kullanılması müziğin ruhunu köreltiyor mu, yoksa bunu bir asistan olarak mı görmeliyiz?
Utku: 70’lerde veya 80’lerde synthesizer’lar veya drum machine’ler ilk çıktığında da muhtemelen birileri “Bunlar müziği öldürecek” demiştir ama aksine müziği ilerlettiler. Yapay zekayı zihinsel bir araç, bir asistan olarak kullanmak pragmatik ve mantıklı bir yaklaşım.
Başar: Ancak tüm şarkıyı, sözü ve besteyi yapay zekaya yaptırıp insan faktörünü aradan çıkarırsanız; işte o zaman ortaya ruhsuz bir iş çıkar. İşin içine mutlaka insanın o organik dokunuşu ve yaşanmışlığı girmeli.

Kutay Demir: Türkiye’de bağımsız müzik yapmanın zorluklarından bahsedelim. Çoğu zaman stüdyo maliyetlerinden mekan sahiplerinin tutumlarına kadar ekonomik ve psikolojik bariyerlerle mücadele ediyorsunuz. Sizin bu konudaki tecrübeleriniz neler?
Çağatay: Bağımsız müzisyenlik Türkiye’de kelimenin tam anlamıyla ateşten gömlek. Büyük bir tutkuyla yapmıyorsanız dayanılacak bir iş değil. Enstrümanlar, stüdyo kiraları ve reklam bütçeleri çok maliyetli. Şu andaki imkanlarımızı sadece öğrencilik yıllarımızda karşılayabileceğimizi düşünmüyorum.
Başar: Biz bir konserimizde kişi başı 300 TL kazanıp “Tamam bu iş oldu” derken, bir sonraki mekanda “hesap yüzdesi” üzerinden anlaşıp, mekan dolmasına rağmen gecenin sonunda kişi başı 20 TL ile evimize dönerek resmen dolandırıldık. Stüdyo süreçlerinde de kayıtlarımızın silinmesiyle tehdit edilmeye kadar varan absürt zorluklar atlattık. Çoğumuzun asıl meslekleri var; ben ve Çağatay mühendisiz.
Ozan: Ben de inşaat mühendisiyim ama dijital pazarlama yapıyorum.
Utku: Psikolog olarak medikal sektördeyiz.
Başar: Bateristimiz de hayat mücadelesi veriyor.
Utku: Bu işi sadece para kazanmak için yapsaydık, piyasanın kurallarına göre oynardık ama biz müziği ruhumuz için yapıyoruz.
Kutay Demir: Şarkı üretim süreçlerinizde nelerden ilham alıyorsunuz?
Başar: Söz kısmında tamamen kendi yaşanmışlıklarımız, gözlemlerimiz ve biyografik öğeler devreye giriyor. Gerçekten hissetmediğimiz bir şeyi anlattığımızda dinleyicinin o samimiyetsizliği fark edeceğini biliyoruz.
Utku: Müzikal altyapımızda ise 20 yıllık bir birikim var. 70’ler rock, progresif, grunge ve metal dinleyerek büyüdük. Zamanla o sevdiğimiz isimleri taklit etmeyi bırakıp “kendi sesimizi” bulduk. Biri bir fikirle geliyor, sonra stüdyoda onu hep birlikte yoğurarak Bitter Frambuaz sound’una dönüştürüyoruz.
Kutay Demir: Son olarak, Bitter Frambuaz’ın gelecek projeleri neler? Dinleyicilerinizi ve okurlarımızı neler bekliyor?
Başar: Bu sene içerisinde yaklaşık 20 şarkılık bir konsept albüm yayınlamayı planlıyoruz. İkiye bölerek sunacağımız bu albümde tarzımızı biraz daha enerjik ve sahne odaklı bir forma sokuyoruz. Grubun kendi serüvenini anlattığımız, hem anlamlı hem de eğlenceli bir iş olacak.
Çağatay: Bizi takipte kalsınlar ve mutlaka konserlerimize gelsinler.
Utku: Sağlığa zararlı olan “üç beyazdan” uzak dursunlar! Son olarak herkese mesajımız; mutlu olsunlar, dikkatli araba sürsünler ve alkollü araç kullanmasınlar.



