Ezgi Ayçe: “Işıklar Söndüğünde Bile Müzik Devam Ediyor” #Röportaj

Müzik onun hayatında hiçbir zaman tesadüf olmadı. Müzisyen bir ailede büyüyen Ezgi Ayçe, akademik bir kariyer ihtimalini geride bırakıp cesaretle sahneye yönelenlerden. Uzun yıllar Ajda Pekkan’ın sahne mutfağında yer alarak edindiği disiplin ve deneyim, bugün kendi solo yolculuğunun en güçlü yapı taşlarından biri. Ezgi Ayçe son şarkıları ve konserleriyle kendi müzikal kimliğini daha da netleştiriyor. Son olarak sahneye taşıdığı “Divas” konseptiyle, zamansız kadın ikonlarının şarkılarını kendi yorumu ve sahne diliyle yeniden buluşturuyor. Pop, caz ve farklı türler arasında özgürce dolaşan sesiyle tek bir kalıba sığmayı reddeden Ayçe ile müziğin kaderle kesiştiği noktayı konuştuk.

Müzisyen bir ailede büyümek ve müziğin içine doğmak, profesyonel kariyerinizi seçmenizde bir avantaj mıydı yoksa bu doğal bir süreç miydi?
E.A: Müzisyen bir ailede doğmak, evin içinde müzikle büyümek bana birçok müzikal artı kattı tabii ama ben müzik aşkımın genetik olduğunu düşünüyorum. Kaçınılmaz bir son gibiydi aslında. Müzik okumak istedim ama aynı zamanda puanımın yettiği başka bölümleri de denemek istedim. Peyzaj mimarlığı bölümünü bitirdikten sonra master yaparken aynı zamanda bir süre çalıştım; orası bile okuduğum bölümle ilgili değildi, uzaktan yine müzikle ilgiliydi. İnanılmaz bir müziğe doğru çekilme yaşıyordum. Yine o dönemde akademik kariyer için hocalarımdan teklif aldım ama yol ayrımına gelmiştim. Ya şimdiydi ya da bir daha yoktu. Müzik kaderimdi, büyük bir cesaretle daldım müzik deryasına. Okuduğum okulu, akademik kariyeri, işimi tamamen kafamda bitirip yepyeni bir hayata korkarak, aynı zamanda emin olma hâliyle yelken açtım.

Peyzaj yüksek mimarı olmanıza rağmen “Müzik dışında hiçbir yere kendimi ait hissetmiyorum” demenize sebep olan o kırılma noktasını ne zaman yaşadınız?
E.A: Aslında bu, 1–2 yıl üzerine düşünülmüş bir süreçti ama en son ofiste bilgisayar başında çizim yaparken Beyoncé konseri açıp dalıp gittiğimi gördüğümde artık bu işe bir son vermem gerektiğini fark ettim. Bir hayatım vardı, onu da dilediğim gibi yaşamalıydım. Ama çok idealisttim. Müziğe herhangi bir şekilde başlamak istemiyordum. Çok iyi bir yerde müziği öğrenerek başlamam gerekiyordu. Bu yüzden Boğaziçi Caz Korosu’nu seçtim 🙂 Ve o zamanlar rüzgâr gibi esen bu ekiple harika bir dört yıl geçirdim; dünyayı gezdim, yüzlerce yarışma, festival ve sahne tattım. Koronun lale devrinde ben de oradaydım. Benim zaten yaşantım boyunca çalıştığım tüm güzel ekiplerin hep lale devirlerine denk gelmek gibi bir şansım vardır.

Uzun yıllar Ajda Pekkan ile çalışmak ve onun sahne mutfağında yer almak, kendi solo kariyerinize başlarken size nasıl bir disiplin kazandırdı?
E.A: Ajda Pekkan Üniversitesi”nden mezun oldum diyorum ben, hem de master derecesiyle.
Ajda Hanım’la birlikte yedi yıl sahne almanın yanında, tüm konserlerin playlistini yapmak, aranje ve altyapıların müzikal dizaynına kafa yormak beni inanılmaz bir donanımla eğitmiş oldu. Ama en çok şarkıcılığımın ve yorumculuğumun çok yol kat etmesi beni mutlu etti. Bunu da tamamen Ajda Hanım’ın evindeki stüdyoda son 1–2 yıl boyunca yaptığımız bir sürü kayıt, okuma ve müzik borçluyum diyebilirim. Ajda Hanım’ın yanında hem ekol olarak onu örnek aldım hem de kendi tarzımı bulmaya çalıştım ve hâlâ da çalışıyorum. Burada en önemli detay, esinlenmek ama taklide düşmeden kendinin en iyi versiyonunu yaratabilmek. Tüm çabam bu ve bu yolda iyi ilerlediğimi düşünüyorum.

Ajda Pekkan gibi bir ekolün sahnesinde 6 yıl bulunup sonra tekrar solo yolculuğunuza çıkma kararını alırken en çok neye güvendiniz?
E.A: Sadece kendime güvendim dersem yeridir. Geçmişime, altyapıma güvendim. Çünkü ben Ajda Hanım’la tanışmadan çok çok önce solo kariyerime başlamış, çokça yol almıştım zaten. Hatta bir back vokal kariyeri aklımda bile yoktu. Ajda Hanım’la ona yazdığım şarkıları dinletmek için tanışmıştım. Sevgili Behzat Gerçeker evine götürmüştü beni. İki İngilizce, iki Türkçe şarkı yazmıştım kendisine. O günün akşamında kendimi orkestrada buldum, nasıl oldu anlamadan 🙂
Hayatımda ciddi ve profesyonel anlamda ilk ve tek kez Ajda Hanım’a back vokal yaptım. Bu sadece ona özel bir durumdur. Onun yanındayken de kendi sahnelerime aktif olarak devam ettim. Ayrıldığımda da solo kariyerime kaldığım yerden devam etme planıyla ayrıldım. Çünkü artık vaktimin tamamını kendime verimli bir şekilde ayırmak istiyorum.

“Ezgi Ayçe Sings Jazzy Ajda” projesiyle çok sevilen şarkıları caz formunda yorumladınız. Bu projeyi yaparken dinleyiciyi o klasik melodilerden uzaklaştırmadan yeni bir ruh katmayı nasıl başardınız?
E.A: O güzel şarkılara farklı yönlerden bakmaya çalıştım. Sonuçta hepsi çok iyi bilinen klasikler. İyi bir şekilde yorumlamak gerekiyor, yoksa eleştiriye oldukça açık hâle gelebilecek, yapımı zor, iddialı ve riskli bir proje. Playlistteki şarkıların aranjelerini değiştirdim, bazılarında yorumculuğumu farklılaştırdım, bilinmeyen bazı şarkıları ön plana aldım. Ajda Hanım’ın fikir ve desteğini de aldım. Böylelikle gerçekten dikkat çekici bir proje oldu. Bu projede ve tüm sahnelerimde en dikkat ettiğim şey, çok içten ve samimi bir şekilde şarkı söylemek. Yoksa başka türlü kalpten kalbe bir yol inşa edilemiyor…

İlk şarkınızın Enbe Orkestrası gibi dev bir markanın çıkış parçası olması kariyerinizin başlangıcını nasıl etkiledi?
E.A: Bana müthiş bir ivme verdi. Daha ilk olan bu şarkım “Yarım Sevda” ile müzik piyasasına güzel bir merhaba dememi sağladı. Klibimizi İspanya’da çektik. Enbe Orkestrası ile 1–2 yıl misafir sanatçı olarak sahne aldım. Bunlar benim için unutulmaz anılar oldu ve müzikal kimliğime büyük katkılar sağladı. Behzat Bey ile o gün başlayan dostluğumuz hâlâ devam ediyor. Benden desteklerini hiçbir zaman esirgemedi. Ona sevgilerimi yolluyorum buradan da.

Sezen Aksu imzalı bir şarkıyı seslendirmek her sanatçının hayalidir. “Ateş Böceği” şarkısıyla yollarınız nasıl kesişti?
E.A: Ben bu hayalimi ikinci şarkımda gerçekleştirebildim; o yüzden bu özel şarkıyı söylememde büyük katkısı olan sevgili arkadaşım Serdar Ayyıldız’a kocaman teşekkür ediyorum. Albüme girmişti, benim de bir şarkı söylememi istiyordu. Stüdyoda aslında Eda Berker’in “Beni Sana Hapsettin”i üzerinde çalışıyorduk. Birden aklına “Ateş Böceği”ne yazdığı altyapı geldi Serdar’ın. Bana dinletti ve hemen söyledim; “Tamam, budur” dedik. Çok gözbebeğim bir iş olduğu için klibini de ikonik çekmeyi çok istedim. Ahmet Can Tekin ile o dönemin en son teknolojisine uygun şekilde, dekorları misinalara bağlayarak uçurduğumuz orijinal bir klip yaptık. Hâlâ bakınca çok beğeniyorum; yıllar sonra da dönüp dönüp keyifle izleyeceğimiz bir iş olduğuna inanıyorum. Yaptığım bütün şarkılarda ve kliplerde mutlaka bir noktada farklılık, güzellik olsun istiyorum. Hiçbir şarkımı aceleyle, öylesine, yapmış olmak için yapmadım. Hepsinin altında ciddi bir özen vardır.

Kendi şarkılarını yazan bir sanatçı olarak; bir şarkının oluşum sürecinde melodi mi önce gelir yoksa bir hikâye mi sizi tetikler?
E.A: Değişir. Bazen melodi önce geliyor, bazen söz, bazen ikisi aynı anda. Mesela “Yarım Sevda”, söz ve müziğin aynı anda geldiği bir şarkıdır. Yakın zamanda dedemi kaybettim. O esnada bir sabah uyandığımda söz ve melodi aynı anda gelen bir türkü yazdım, ilk defa. İlk kez bir türkü yazdım ve dedeme… Bu benim için çok özel. Yakında paylaşacağım sizlerle.
Söz yazımı da yaşanan ya da hayal edilen durumlardan, bir film repliğinden veya bir arkadaşımın bana anlattığı özel bir duygusundan bile ilhamlanabiliyor. Her zaman elimde not defterim var; her an her şeyi kaydeder, vakti gelince de şarkılaştırırım.

Pop, caz ve farklı türler arasında gezinen biri olarak, kendinizi neden tek bir kalıba sokmak yerine “evrensel bir müzik insanı” olarak tanımlıyorsunuz?
E.A: Aslında bu da çocukluğumdan beri iliklerime kadar hissettiğim bir durum. O yaşlardan beri yabancı müzik dinlerken, bir gün bunları dünya sahnelerinde söyleyeceğimi hayal ederek içselleştirdim; hâlâ da öyle. Mesela TikTok’taki kitlemin büyük bir kısmı yabancı ve yaptığım sentez çalışmaları severek takip ediyorlar. Ben de çok mutlu oluyorum. Bu bana global anlamda bir yerim olabileceğini gösteriyor. Bütün müzik türlerini severek dinliyorum; bana yakışan her şarkıyı söylemek istiyorum. Güzel müziğe aşığım ben, türünün hiçbir önemi yok. Spotify dinleme geçmişime baksanız tam bir kültür mozaiği yani. Ayrıca bu kadar güzel türler arasında yolculuk etmek varken neden tek bir kalıba gireyim ki?

Sektördeki müziğin basitleşmesi ve şarkı sözlerinin değişen yapısı hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu durum bir zorunluluk mu yoksa geçici bir trend mi?
E.A: Geçici bir trend olduğunu düşünüyorum. Aslında her zaman vardı öyle müzikler, sadece bu kadar çok sayıda ve özgür değillerdi. İnsan büyüdükçe hayatta ve şarkılarda mana arar. Yani bugün onları dinleseler de bir gün dönüp gerçek müzikle mutlaka yolları kesişecektir.

Dijitalleşme ve sosyal medya, sizin gibi yıllarını bu işe vermiş sanatçılar için bir fırsat mı yoksa kalıcılığı zorlaştıran bir engel mi?
E.A: Dijital çağın dezavantajlarından biri, hızla üretme ve tüketme zorunluluğu. Bu, sanatçıları zorlayan bir durum. Güzel bir şarkı yapsanız da kitleye ulaşamayabiliyor, zamanın hızına yenilebiliyor. Avantajı ise eskiden çok zor olan ama şimdi çok daha mümkün görünen globalleşebilme imkânı. Bu fırsatı güzel kullanıp pes etmeden, istikrarla üretirseniz başarının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum; böylesine bir dijital kaosun içinde bile…

“Divas Forever” projenizle divaların şarkılarını seslendiriyorsunuz. Sizin için bir kadını sahnede “diva” yapan en temel unsur nedir?
E.A: Diva tanımı çok derin bence. Bir kere en önce aura meselesi, sonra zamansızlık, doğuştan yetenek ve üzerine kurulmuş sıkı bir disiplin kesinlikle. Zamanı yakalayabilmek, üzerine katabilmek, yaratıcılık, ışıldamak, ulaşılmazlık, tevazu, bilgelik, güzel bir kalp, altı dolu bir özgüven, çok ilerileri gören bir vizyon, çağa yön vermek, dünya insanı olmak, insanı sevmek… Gibi çok derin bir diva tanımım var benim.

Şu an hazırlık aşamasında olduğunuz albümde dinleyicileri ne tür sürprizler bekliyor?
E.A: Herkesin kendine göre dinlemek istediği, farklı türlerde şarkı söyleyebilen bir Ezgi Ayçe var. Herkes gönlüne göre bir Ezgi görecek bu albümde; öncelikle bunun spoiler’ını vereyim. Genel olarak Türk müziğini global mecraya adapte etmek istediğim aurada şarkılarla kavuşup kucaklaşacağız.

Sahnede devleşen bir isim olarak, mikrofonu bıraktığınızda ve o ışıklar söndüğünde Ezgi Ayçe nasıl biridir?
E.A: Işıklar söndüğünde, kendini gerçekleştirmenin, hayallerini yaşamanın verdiği mutlulukla çocukluğuna dönüyor Ezgi Ayçe. Öyle bir tamamlanmışlık hissi ki anlatması çok zor. Tüm seansların, iyileşmelerin üzerinde bir iyi, tam ve saf hissetme hâli geliyor. Meditasyonların en güzeli… Evime gidiyor, keyifle dinleniyor, mutlulukla uyuyorum.

Müzik yolculuğunuzun bugünkü durağında kendinize bir not bırakacak olsaydınız, bu ne olurdu?
E.A: Her durağımda tek bir şey demek isterdim kendime: Sakin ol!
Sakin olmak kolay bir eylem olmadı benim için; sakinleşmem uzun zaman aldı, nasıl yapacağımı anlamam bile zor oldu. Çünkü tüm kariyerimi tek başıma, tırnaklarla kazıyarak inşa ettiğim için çok koşturup zorladığım ve ittiğim zamanlar oldu. Olmak zorunda oldu hatta 🙂
Ama hayat öyle bir yere getiriyor ki sizi, şunu anlıyorsunuz: Bir şey olacaksa ona hiçbir şey engel olamaz; olmayacaksa da zaten olamaz. Bu teslimiyet insanı çok ferahlatıyor. Ben elimden geleni yapıyorum, gerisi de kader ve şansın gayreti…

SAYI #09 ➔